Osmanlı Dönemi Vampir,Cadı ve Büyücüleri


Osmanlı Dönemi Vampir,Cadı ve Büyücüler

Türk kültüründe cadı ve hortlak olarak anılan bazı doğaüstü varlıklardan bahsedilir. Bunların öldükten sonra dirildiklerine inanılırdı. Bazı bölgelerde kan içtiklerine de inanılırdı. İşte bu nedenle cadı ve hortlak adlı doğaüstü varlıkların, diğer kültürlerdeki vampir inanışlarıyla benzerlikleri üzerine bazı tartışmalar söz konusudur. Tarihi kaynaklarda ve folklor araştırmalarında konuyla ilgili pek çok bilgi vardır. Türk kültüründeki cadı ve hortlak inanışları yakın zamana kadar kendine özgü bir inanıştır. Ancak sonradan yerel kültür özelliğini kaybetmiş, genel inançların etkisiyle cin ve peri olarak adlandırılmıştır. Bu nedenle zaman içerisinde kan içme, ölünün dirilmesi gibi unsurlar ortadan kalkmıştır. Araştırmada bu değişimden ve inanışların genel yapısından bahsedilmiştir.[1]

Her konuda anlatacak bir hikâyesi olan Evliya Çelebi’nin elbette “sihir”, “büyü” ve “cadılar” hakkında da anlatacak bir şeyleri vardır. Yolculukları boyunca karşılaştığı pek çok egzotik hikâyeyi, şahit olduğu tılsım, cadı, büyü ve büyücü olaylarını ve gözlemlediği doğaüstü varlıkları eserinde anlatır.[2]

Kendinden önceki tılsım ve efsanelere atıfla tecrübe ettiği bu hadiseleri yorumlar. Hatta bilinen en eski “Vampir” hikâyelerinden birini onun naklettiği, bu yönüyle klasik “Drakula” öykülerine temel teşkil ettiği konusunda pek çok tarihçi hemfikridir. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin çeşitli bölümlerinde “harikulade hadiseler” dediği bu olaylara dair pek çok değişik anlatımlar yapar.[3]

Seyahatnâme’nin Çerkezler’e dair olan kısımda Evliya Çelebi, ayrı bir başlık halinde uzun uzadıya üzerinde durduğu “obur” denen yaratıktan, “meğer obur demek sehhâr câzûlara derlermiş” şeklinde bahsetmektedir. Bu, öldükten sonra mezarından kalkan, canlıların kanını emen bir yaratıktır. “Obur tanıtıcı” denen ihtiyarlar bunların mezarlarını tespit edebilmekte, mezarı bulunan “obur”lar göbeklerine kazık saplanarak ve daha sonra yakılarak ortadan kaldırılabilmektedir. Abaza ile Çerkez toprakları arasındaki Obur dağı bölgesinde bulunduğu esnada, Şevval ayının yirminci gecesi bizzat şahit olduğunu söylediği bir hadiseyi Evliya Çelebi hayretle anlatmaktadır. Olay, her taraflarından ateşler saçan yüzlerce Çerkez ve Abaza “obur”unun gökyüzünde uçarak birbirleriyle savaşa tutuşmalarıdır. Gün doğana dek süren savaş boyunca kulakları sağır eden bir gürültü ortalığı kaplamış, havadan yere keçe, sırık, küp, tekne vs. eşya parçaları, araba tekerlekleri, en nihayet insan ve at uzuvları düşmüştür.

Önceleri bu tür şeylere inancı olmadığını söyleyen Evliya Çelebi, Türklerde de aşağı yukarı “obur”ların yerini tutan “kara koncoloz”un varlığına işaret ederek konuyu kapatmıştır. Bu “kara koncoloz” ise, yine Evliya Çelebi’nin bir başka yerde belirttiği üzere, “câdû”nun tam kendisidir.[4]

Evliya Çelebi, meydanlarda, paşa konaklarında, ziyafet ve şenliklerde şahit olduğu sihirbazlık, hokkabazlık, madrabazlık gibi gösterilerden bahsederken bunların “temaşa” – “gösteri” yönünü vurgular. Fakat, Evliya Çelebi’nin anlattığı 3 farklı cadı, büyü ve büyücü olayı vardı ki olayları şahsi tecrübelerine dayandırarak ve gerçek ile sarmalayarak, tanıklar huzurunda ortaya koymaktadır.

Evliya Çelebi deyince aklımıza hep “damdan dama atlarken donankedi” hikâyesi gelir. Oysa Evliya Çelebi’nin "Seyahatname"sinde daha ne “tantanalı” olaylar vardır da bilinmez. "Seyahatname", bizde unutulup gitmişken; 1830’lerde Avrupalılarca keşfedilir. İlk olarak Alman tarihçi Hammer’in dikkatini çeker ve şöhret bulur. Eserden İngilizce, Almanca, Yunanca, Ermenice dillerinde seçkiler yayınlanır. Evliya Çelebi, anavatanında ise sansüre uğrar, sürmen altı edilir. Tam bir baskısının yapılması için ise 150 yıl beklemek gerekecektir.

Evliya Çelebi, 17. yüzyıl dolaylarında yani imparatorluğun en mutantan zamanında İstanbul, Unkapanı’nda dünyaya gelir. Arapça, Farsça, Rumca, Latince öğrenir, hafız olur, 25 yaşına kadar İstanbul’daki tahsil hayatı devam eder. Fakat içindeki gezip görmek tutkusuyla kıvranmaktadır. Evliya Çelebi, bu hususta “Peder ü mâder ve üstâd birader kahrından nasıl kurtulur da cihangeşt olurum” demektedir.

Böylece Evliya Çelebi’nin 70 yılı aşkın ömrünün 51 yılın geçireceği bir diyardan başka bir diyara uzanan, 257 şehir, 7 iklim 18 padişahlık tutan gezisi başlar. Bu süre zarfında evlenmeye ise vakit bulamaz. Gezip gördüklerini, başından geçen olayları ve kendisine anlatılanları akıcı dili ve ilgi çekici üslubuyla “Seyahatname” adını verdiği eserinde yazıya döker. 10 cilt ve 4.000 sayfalık eser, bütün dünya tarihinin en ilginç kaynaklarından biridir.

Evliya Çelebi, hicri 1076 şevvalinin 20. gecesi Hatukay Çerkez diyarının 300 küsur haneli Pedsi köyünde cadıların gökyüzündeki savaşına şahit olur. Zifiri karalık bir gecede yıldırımlar aniden kıyametler gibi kopmaya başlar. Ortalık, Çerkez kadınların nakış işleyebilecekleri kadar aydınlanır.

Durumdaki harikuladeliği sezen Evliya Çelebi, civardaki Çerkezlere sorup, “Vallahi yılda bir defa böyle karakoncolos gecesi olur, Çerkez oburları (cadıları) ile Abaza oburları göklere uçup ceng-i azim eder, vuruşurlar” cevabını alır. Sonrada dışarı çıkıp korkmadan seyr-i temaşa etmesi tavsiye edilir.

70-80 kişiyle birlikte dışarı çıkan Evliya Çelebi, büyük ağaçlar, küpler tekneler, hasırlar araba tekerleri, fırın söykeleri ve daha nice benzer eşyalara binmiş Abaza cadılarıyla, at ve sığır leşlerine, deve ölülerine binmiş, ellerinde yılanlar, at deve kelleleri olan Çerkez cadılarının savaşa tutuştuğunu hayerler içerisinde görür.

Tam 6 saat süren bu vuruşmada kulakları sağır eden bir gürültü ortalığı kaplar. havadan yere keçe, sırık, küp, Tekne, kapı gibi eşya parçalarıyla, araba tekerleri, en nihayet at, insan ve sair hayvan uzuvları yağmaktadır. 7 Abaza oburu ve 7 Çerkez oburuyla sarmaşıp yere düşerce, Çerkez cadıları hemen 2 Abaza cadıyı kanlarını emerek öldürür ve ölülerini ateşe atarlar. Horozların ötmesiyle biten savaşın ardından oburlar (Cadılar) da giderler.

Evliya Çelebi, böyle hikâyelere dair gayet “münkir” olduğunu fakat kendisiyle birlikte bilcümle zevatında bunu görüp hayretler içinde kaldıklarını belirterek, ahalinin de 40 – 50 yıldan beridir bu denli şedid bir “karakoncolos gecesi” görülmediklerini söyler.

Evliya Çelebi, anlatılanlara göre bu diyarda karakancolos gecelerinde ortaya çıkan ve insan kanı içen cadılar olduğunu da yazar. Halkın Evliya Çelebi’ye anlattığına göre, bazı gecelerde cadılar, musallat oldukları kişinin kanını içip hasta etmektedirler.

Eğer kanı içilenin kimsesi yoksa yatağa düşer ve ölür. Varsa, hasta yakınları bir “cadıcı” ile mezarlıkları dolanıp cadının çıktığı, toprağı eşilmiş mezarı ararlar. Bulup, mezarı kazıdıklarında adamın kanını içtiğinden gözleri kan çanağı misali “pörtlemiş” cadı leşi teşhis edilir.

Bu halde, cadı hemen mezardan çıkarılarak “göbeğine” uzunca böğürtlen kazığı çakılır. Hayattaki başka bir cadının ruhu bu bedene de hulul etmesin (geçmesin) diye de ateşte yakılır. Allah’ın emriyle cadının sihri batıl olup, kanı emilen adam tez vakitte şifa bulur.

Yine Evliya Çelebi’nin anlatılanlardan naklettiğine bu diyarlarda yaşayan cadılarda vardır ki halkın arasında gezer de bilinmez. Fakat vakti zamanı gelip kudurunca, tuttuğu birinin kulağı arkasından kadını emer. Adam, gün be gün hasta olur. Derhal akrabaları bir “cadı üstadı” bulup köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir dolanıp gözleri kan içmekten kan çanağına dönmüş cadıyı aralar ki yakalayıp zincire vuralar.

3 gün 3 gece zincire vurulan cadı, yaptığını ve cadılığını itiraf ettiğinde hemen yatırılıp göbeğine böğürtlen kazığı çakılır. Çıkan kan, kanı emilmiş adamın yüzüne gözüne sürülünce hasta derhal şifa bulur. Cadının leşi de ateşe atılıp yakılır. Bu cadılık derdi taundan (vebadan) fenadır, Moskof, Leh, Çek taraflarında hayli yaygınadır vesselam.

Dr. Stefanos Yerasimos, Evliyâ Çelebi’nin Kafkaslara dair bu anlatısında egzotizminin izlerini aramaktadır. Yerasimos’a göre Osmanlıların Kafkaslardaki hâkimiyetinin kısa sürmüş olması ve yöreye fazla ilgi göstermeyişleri burayı Osmanlılar için egzotik bir iklime büründürmüştür. Bu nedenle Yerasimos, “havalarda atlarla uçuşan cadılar” , “cesetlere saplanan kazıklar”, “zincire vurulan vampir hikâyeleri” Evliyâ’nın egzotik bir coğrafyaya doğaüstü mit ve efsaneleri yerleştirme ihtiyacından doğmuş olabileceğini sorgular.

Ancak Dr. Başak Öztürk Bitik, söz konusu eser Seyahatnâme olunca “egzotizm” seçeneğine kolaylıkla evet demenin çok da mümkün olmadığını belirterek; Evliyâ Çelebi’nin şahit olduğunu söylediği 2. cadı olayı, Osmanlılar için pek de egzotik olamayan bir mekânda, Bulgaristan’ın bir köyünde gerçekleştiğinin altını çizer.

Evliya Çelebi, Rumeli’de (Bulgaristan’da) Çalıkkavak köyünde, bir “kefere” hanesinde konaklamakta ve ateş karşısında dinlenmektedir. Kapıdan içeri saçı başı dağınık, çirkin yüzlü, yaşlı bir acuze kadın girer. Çekinmeden gelip ateşim başına oturur ve kendi dilinde küfürler savurmaya başlar.

Evliya Çelebi, önce dışarıdaki adamlarının kadını kızdırmış olabileceğini düşünür ve çağırtıp sual ettiğinde, “haşa bir şeyden haberimiz yoktur” cevabını alır. Sonra bu acuzenin etrafına kızlı erkekli 7 çocuk gelip onlar dahi ateşin etrafını saralar ve hep birlikte “çağıl” “çağıl” Bulgarca konuşmaya başlarlar. Evliya Çelebi ise “ne garip temaşadır” diyerek bunları seyre koyulur.

Gece yarısı olunca çıkan gürültü ve patırtılar Evliya Çelebi’yi uykusundan hoplatır. Evliya Çelebi, acuze kadının kapıyı açıp içeri girdiğini ve ocaktan aldığı bir avuç külü fercine sürdüğünü görür. Sonra küle bir efsun okuyarak ocak başında yatan bu 7 çocuğun üzerine saçar. Yedisi birden iri piliçlere dönüşerek “civ”, “civ”, “civ“ demeye başlarlar. Hemen elinde kalan külleri kendi başına serpince o an büyük bir tavuğa olup “guruk”, “guruk” diyerek kapıdan çıkarı çıkar. Piliçler dahi ardı sıra çıkarlar.

O an evliya, “Bre oğlan” diye feryat ettiğinde, adamları hemen koşup gelirler ve burnundan kan boşaldığını görürler. Evliya Çelebi ise onlara, “bu ne haldir bre, dışarı çıkın bakın hele bir kütürtdür kopuyor” der.

Dışarı çıkan adamlar görürler ki, tavuk ve piliçler atlar arasında gezinmekte, atlar ise birbirleri üzerine yarışıp kendilerini helak etmektedirler. Köydeki “kefereler” ise durumdan haberdar olup, gelip hemen atları bağlarlar. Cadı ve tavuklar ise bir tarafa gider. Bundan sonrasını Evliya Çelebi’nin adamı şöyle anlattır;

“Bir baktık ki bir kefere, zekerini çıkarmış tavukların üzerine sepe sepe işemektedir. O an 8 tavuk benî âdem (insan) olup biri yine o ihtiyar acuze oldu ve o işeyen kefere ve sair kefereler acuze kadını, çocukları kollarından tutup döve döve ve bir tarafa götürdüler. Ardı sıra gidip baktık ki meğer vardıkları yer kilise imiş. Hatunu papaza teslim edip papaz okuyup üfleyerek ‘afaroz-u mandolos’ eyledi.”

Evliya Çelebi, anlatısına şöyle devam eder; - Bu olay üzerine adamlarım yemin verdiler. ‘Antepli Müezzin Mehmet Efendi ve adamları, Mataracıbaşı ve adamları hepsi bu olayı görüp tavuğun insan olduğuna şahit oldular’ dediler.

O gece sabaha kadar korkumdan ya da kanımın hareketinden burnumun kanı dinmedi. Ta vakit sabah olduğunda kandan kurtuldum. Sonra müezzin ve mataracının adamlarını çağırıp sordum -Vallahi akşam tavukların üzerine o Bulgar kefere işeyince tavuklar adam oldu. İsterseniz işeyen herifi getirelim.- dediler. Ben de ‘Canım, haydi getirin.’ dedim.

Gelen Bulgar gülerek; ‘Sultanım, o karı başka soydur, yılda bir kere kış geceleri öyle karakoncolos olurdu ama bu yıl tavuk oldu, kimseye zararı yoktur.’ deyip gitti.

İşte bu hakir mezkûr Çalıkkavak’ta böyle bir temaşaya şahadet edip aklım başımdan gide yazdı ve Çalıkkavak balkanı’nın hâl‑i ahvâl‑i pûr-melâli böyledir, Hudâ hıfz ide diyerek anlatıyı noktalar.

Harap viran köyler beldeler geçip, yılan, çıyan ve kargalara mesken yıkık kaleler aşan Evliya Çelebi ve beraberindekiler bu kez Tatar vilayetinden İstanbul’a dönmektedir. Yolda, artık çarşı, pazar, dükkân ve hamamları kalmamış bir zamanların mâmur şehirlerinden geçeler. Bir su değirmeninden başka ne han ne hamam ne bağ ne de bahçelere rastlarlar.

Hâlbuki der Evliya Çelebi, “zaman-i kadimde bu vilayetler âbâd idi, ammâ şimdi harab olup akçe ve pul ve bâğ u bâğçe ve çârsû‑yı bazar ve hân u hammâm ve dahi kilise dahi kalmamıştır. Ahali ise ne kâfirdir ne müselmân.” Dedikten sonra, “Bu kalelerin bazıları zamanında değerli mücevherlerle süslenerek yapılmışlarsa da Tatar eline girdikden sonra sual ne lâzım, cevâhir mi kalır? ” diye serzenişte bulunur.

Evliya ve beraberindekiler, İstanbul yolunda Azak’tan doğru ilerleyip Kuban nehrini geçmek zorundadırlar. Gemi olmadığından nehrin kenarına varıp çadır kurmak isterler, fakat soğuktan donmuş toprağa çadır kazıklarının girmesi bile mümkün olmaz.

Bu esnada dehşetli bir rüzgâr esmeye başlar. Çadırları havaya savurup arabaları baş aşağı eder, atlar öteye beriye koşuşup ortalık bir anda “hercümerç” olur. Yanlarındaki Kırım gazileri, “eyvah” çekip “sihre uğradık” diye feryâd-ı figan ederken Mehmed Paşa mahiyetine muavvizeteyn surelerini (Felak ve Nas) okumalarını emreder ve nihayet rüzgâr sükûnet buldur. Devamını Evliya’dan dileyelim;

Ardından bir köse Kalmuk Tatarı çıka geldi ve Paşa’ya: “Paşa bana zararının dokunmayacağına yemin ver” dedi. Paşa da Kurân’a el vurup yemi etti. Bunun üzerine Kalmuk:

‘Sultanım, sizin başınıza rüzgârı, kızıl kıyameti koparan, bu kadar arabaları, çadırları yere vuran bendim ki marifetimi size izâr edeyim istedim. İmdi, eğer bu nehri aşmak niyetindeyseniz, bana bir at, bir kürk ve yüz kuruş verin. Yine kızıl kıyamet koparıp ve bu suyu dondurup, buz hâline koyayım. Cümleniz selametle karşıya geçip, maksadınıza nail olasız  dedi.

Bîçare Mehmet Paşa, ‘Bre medet, öyle olsun hadi!’ deyip, Kalmuk’un istedikleri verdirtti. Kalmuk, atını alıp, bir tarafa bağladı ve orman içine doğru yürüdü.

Adamın ardından ormanın içine gizlice süzülen Evliya Çelebi, Kalmuk’un yaptıklarını gizlendiği yerden hayretle izliyordu. Kalmuk Tatarı bir ağacın dibinde def-i hacet edip kıçını yukarı çevirip kar üstünde taklalar atarak bir takım hareketler yaptı. Sonra ellerini yere koyup ayaklarını havaya kaldırıp, necasetini alnına sürerek bir müddet bu şekilde durdu.

Birden doğu, batı ve kuzey taraflarından kara bulutlar toplaşıp, gök gürlemesi ve şimşek ile bir büyük rüzgâr koptu. Kalmuk Büyücüsü, necasetinin etrafında üç dört defa dönüp, eliyle parçalar alıp havaya savurdukça yıldırımlar çakıp kıyametler kopar oldu.

Bu sırada askerler, Paşa’nın emriyle toplaşıp buz kesen nehirden karşıya geçmeye başlamışlardı. Fakat Dîvân efendisi ve mutaassıp birkaç zât ise sihir tesiriyle oluşan bu buzdan geçmeye reddetmişlerdi. Paşanın, geçmelerini emretmesiyle yine de Felak, Nas sureleri ve esmâü’l-hüsnâları okuyarak geçmeye koyuldular. Ancak okudukları dualar sihri bozduğundan buz delindi ve bir kısmı suya düşüp boğuldu.

Bu sırada hızla koşup gelen Kalmuk’lu büyücü ise sihrini bozdukları için başındaki kalpağını yere vurup feryat ü figan bağırarak Paşa’ya ve buz üstündekilere “Arapça” okumadan hızlı hızlı geçmelerini tembih etti.

Pertev Naili Boratav da Halk geleneğinde, birtakım tabiatüstü halleriyle insanların yaşamına etki eden esrarlı varlıklara inanıldığına, fakat bu varlıklar nedense hiçbir zaman iki kişi bir arada iken belirmeyip; insana hep yalnız olduğu zamanlarda, çeşitli kılıklarda göründüğüne işaret eder. Ancak, Dr. Başak Öztürk Bitik, bu durumun Evliya Çelebi anlatıları için pek de geçerli olmadığını belirtmekle birlikte üç hikâyede de kendisine bir seyirci grubunun eşlik ettiğinin altını çizer.[2]

Pertev Naili Boratav, halk geleneğinde bu gibi yaratıkların insanlara verdikleri zarara ve onlardan sakınmak için yapılması gerekenlere dair yerel inançlara yer verdiği, Türk folklorunda tabiatüstü varlıklar hakkındaki yazısına şu ifadeyle başlar:

“Halk geleneğinde, birtakım olağanüstü halleriyle insanların yaşamında etkilerini belirten esrarlı yaratıkların varlığına inanılır. Olağandışı kimi şartlar içinde onları gördüklerini ileri sürenler bile vardır, ama onlar hiçbir zaman iki kişi bir arada iken görünmezler; insana, tek başına olduğu zaman çeşitli kılıklarda kendilerini gösterirler” (74).

Ancak bu durum Evliyâ’da geçerli değildir; üç anlatıda da kendisine bir seyirci grubu eşlik eder. Üstelik oburlar da, cadı tavuk da, kimseye zarar vermedikleri gibi kendileri zarar görmüştür.[5]

Evliya’nın anlatısında, zincirlere vurulmuş cadının; “Fülân kişinin kanın ben içtim” şeklinde itirafa mecbur kalması, yahut acuze kadının sihrinin sadece “gark-gurk” sesleri çıkaran bir tavuğa dönüşmekten ibaret olması, ya da havaya sözünü geçirse bile bir Osmanlı paşası karşısında korkan Karluk’lu büyücünün Paşa’ya “Bana zararın dokunmaz değil mi?” sorusunu sorması, aslında onların insan karşısındaki acziyetini ve güçsüzlüğünü alaycı bir dille vurgulamaktadır. Bu olağan üstü varlıkların insana zarar veremedikleri gibi bilakis hep kendileri zarar görmüştür.[2]

Rumeli bölgesinde bir dönemler Selanik Sancağı’na bağlı Vodina’ya bağlı bölgelerden olan Sarıgöl’deki (Kayalar) Çor ve Kırımşah köyleriyle, yine Selanik’in Ağustos kazasında bazı cadı ve cadıcı anlatıları derlenmiştir ki aktardığı bilgiler açısından cadıcılara ilişkin en önemli çalışmalardan biridir: [1]

“Cadılar daha çok, Sarıgöl’ün Çor ve Kırımşah köylerinde görülürmüş. Cadı; topraktan, damardan, mezardan kalkarmış, ses halinde, korkunç şekilde, kendini belli eder, tahribat yaparmış. Eve, ahıra girer, küpleri devirir, hayvanların üzerine binermiş. Telaş ve ağırlıktan hayvanlar ter içinde kalırlarmış. “Gel seni, düğüne götüreyim” diye insanı evinden alır, atının arkasına biner ve o kimseye hayli eziyet yaparmış. Sarıgöl’ün Muralar köyünden Abdurrahman ve Murad kardeşler, dededen kalma, cadılarla mücadele ederlermiş. Cadıyı toprak besliyormuş, cesetteki kan besliyormuş. Cadılar cumartesi günleri mezarlarını terk edemezlermiş. O, günde gidip cadı olanın mezarı açılırmış, kızılcık sopası ile pelte biçimindeki cadının karnı orta yerinden yere mıhlanıp, kireç dökülüp yakılırmış. Tabii bu işleri cadıcılar görürmüş. Sarıgöl’ün Uçana köyünden, Mehmet Bölükbaşıların, bir Hristiyan çobanları varmış. Öldüğünde cadı olmuş. Cadı ile mücadele edilmeyince, cadı azılaşır, sömürgen yani “Vırkalak” olurmuş. Çocukları, ayaklarının altından emer öldürürmüş. Bazen insan şekline de girermiş. Bölükbaşıların Hristiyan çobanı eve gelmiş; bakırını, kebesini, değneğini almış, “Sürgüven” yaylasındaki, koyunların yanına gitmiş ve oradaki, Ali Çambar’ın İsmail Ağa’ya: “Geldim geldim” diye seslenmiş. Çobanı köpekler tanımışlar, üzerine atlamaya başlamışlar, Valibelif tarlasının üzerine çılınca “Kurtyesi” cadıyı yakalamış ve yemiş, gitmişler, bir bakmışlar ki çobanın yalnız yamçısı, bakırı ve elbisesi kalmış. Kurtyesi’ne “üşek” de denirmiş. Üşek, aynı kurt gibi üzerinde beni olan bir çiçekmiş, otmuş. …Birinci Cihan Harbi sıralarında Selanik’in Ağustos kazasında “Hâkime” isminde bir cadı türemiş ve bütün o ilçe halkını rahatsız etmiş. Ve Muralarlı Murat Ağa’yı, kasabaya çağırmışlar ve cadı öldürülmüş. Kayalarlı Uçanalı Behzat Ağa, Halis Ağa, Ağustoslu Şükrü dayılarda misafir imişler. O semtin muhtarı da Yusuf Efendi imiş. Cami’den çıkan cemaat Hâkime cadının olduğu yere toplanmış. Orada, elektrik şeraresi şeklinde bir kımıldama hareket gözüküyormuş.” [6]

Takvîm-i Vekāyi‘nin 21 Cemâziyelevvel 1249 (6 Ekim 1833) tarihli nüshasında Bulgaristan’ın Tırnova kazasında yaşanan bir cadı avı haber konusu edilmiştir. Tırnova Naibi Ahmet Şükrü Efendi tarafından merkeze iletilen haberde, bazı görünmez yaratıkların evleri basarak ortalığı karıştırdığından, insanların üzerine saldırdığından bahsedilmektedir. Olup bitenlerden dolayı korkuya kapılan Tırnovalılar’dan iki mahalle dolusu insan evlerini başka yerlere taşımak zorunda kalmışlardır. Nihayet bu görünmez yaratıkların “cadı”, ya da günümüzdeki daha popüler adıyla “hortlak” olduğuna karar verilmiş ve hortlakların yattığı yeri bulmakla meşhur Nikola denen bir gayr-i müslimin yardımına başvurulmuştur. Tırnova mezarlığında cadı avına çıkan Cadıcı Nikola’nın tespit ettiği mezarlar iki eski yeniçeriye aittir. Mezarlar açıldığında karşılaşılan manzara ise yeniçerilerin çürümemiş cesetleridir. Bedenleri büyümüş, saçları ve tırnakları uzamış, gözleri ise kan dolmuş vaziyettedir. Bütün bu alametler her iki yeniçerinin cesedinde kötü ruh barındığını ispatlamaktadır. Kötü ruhlardan kurtulmak için Nikola’nın salık verdiği ilk yöntem cesetlerin karınlarına kazık saplanıp yüreklerine kaynar su dökülmesidir. Ancak yöntem işe yaramamıştır. Bunun üzerine Cadıcı Nikola, cesetlerin ateşe verilmesi gerektiğini bildirmiştir. Şer‘an uygun olduğunun onaylanmasından sonra cesetler yakılmış ve böylelikle Tırnova halkı cadı belasından kurtulmuştur.[7]

Bu tuhaf olayın devletin resmî yayın organında kendisine yer edinebilmiş olmasını, o dönemde yaşanan siyasî ya da sosyal gelişmelerle açıklamaya çalışmak doğru bir yaklaşımdır. Nitekim önce Reşad Ekrem Koçu’nun11, ardından İlber Ortaylı’nın olaydaki iki kahramanın yeniçeri olması üzerinde önemle durarak hikâyeyi, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasının üzerinden henüz çok yıllar geçmemiş olmasına bağlamaları yersiz değildir. Hükümetin, mezarlarından hortlayarak etrafa dehşet saçan iki yeniçeri hakkındaki bu haberi yeniçeriliği karalamak için bir propaganda aracı olarak kullanmış olabileceği fikrini hepten reddedemeyiz13. Ancak haberin baştan sona hükümetin uydurması olduğunu peşinen kabul etmenin bize çok doğru görünmediğini de belirtmeliyiz.[4]

Osmanlı İmparatorluğu’na baktığımızdaysa, cadılık kavramına ilişkin neredeyse yok denecek kadar az kayda rastlanmakla beraber, büyücülükle uğraşanların şiddetle
cezalandırılmak yerine daha çok sürgün edildiklerini görüyoruz. Örneğin, Hicrî 1276 tarihinde Sadaret’ten gelen bir emirle, Bağdat ve Mağribli Kürtler’den Dersaâdet’te üfürükçülük büyücülük, falcılık gibi gereksiz işlerle meşgul olanların memleketlerine gönderilmeleri buyruluyordu.

Aksaray’da sihirbazlık yaptığı anlaşılan Bağdatlı Abdülvahab isimli sahsın, usulü dairesinde Dersaadet’ten uzaklaştırılması öngörülüyordu. Yine İstanbul Uzunçarşı’da "Lohusa Hoca" adlı kadının, sihir ve büyücülükle halk ve aydınların saflığından istifade ederek zengin olmasına ilişkin söylentinin tahkikine yönelik Yıldız Sarayı’ndan
kalma bir vesika da arşivlerde mevcuttur. Şüphesiz Loğusa Hoca da İstanbul dışına gönderilecekti.

Bir başka vesikada ise Nuruosmaniye’de üfürükçülük yaparak halkı dolandıran Cezayirli Hacı Mehmet hakkında kanuni işlem yapılması ve dolandırılanların hakkının
alınması öngörülüyordu. Dâhiliye Nezareti Muhaberât ve Tensîkât Müdüriyeti belgeleri arasında yer alan tarihsiz diğer bir vesikada da, çeşitli şekillerde falcılık ve üfürükçülük yapan bazı şahıslar hakkında tahkikat açılmasını öngörmekteydi. Hacı Fehmi adlı şahıs, tutarsız ve dengesiz kelimelerle dolu arzuhallerinin nedenini kendisine büyü yapılmasına bağlıyor ve bu büyü sebebiyle zaman zaman aklının basında olmadığını itiraf ediyordu.[8]

Kaynaklar

[1] Mehmet Berk Yaltırık, "Türk Kültüründe Hortlak-Cadı İnanışları", Tarih Okulu Dergisi, Aralık 2013, Yıl 6, Sayı XVI, ss. 187-232.
[2] B. Burhan Çağlar, "Osmanlı’da Cadılar Vampirler ve Büyücüler", http://tarihvemedeniyet.org/2012/10/osmanlida-cadilar-vampirler-ve-buyuculer/
[3] http://frpnet.net/makaleler/evliya-celebinin-paranormal-anilari
[4] Yrd. Doç. Dr. Zeynep Aycibin, "Osmanlı Devleti’nde Cadılar Üzerine Bir Değerlendirme" (makale).
[5] Başak Öztürk Bitik, "Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Cadı, Obur ve Büyücü Anlatıları ve Kurgudaki İşlevleri", Millî Folklor, 2011, Yıl 23, Sayı 92, s.70.
[6] Osman Saygı, “Sarıgöl Folklorundan: Cadılar ve Cadıcılar”, Türk Folklor Araştırmaları, Cilt 7, no. 150, Ocak 1962, s. 2606.
[7] Takvîm-i Vekāyi‘, Sayı: 68 (21 Cemâziyelevvel 1249).
[8] Öğretim Görevlisi Cem Doğan, "Osmanlı Devleti’nde Cadı Avı Var mıydı? (Karsılaştırmalı Bir İnceleme)", Tarih Kültür ve Sanat Araştırmaları Dergisi, Vol. 2, No. 1, Mart 2013, s.235.

Çürümeyen Ceset | Xiaohe güzeli bir Otaçı



Çürümeyen Ceset | Xiaohe güzeli bir Otaçı

Doğu Türkistan’ın Tarım Havzasında, sıcak çöl kumları altında bulunan yüze yakın mumyadan biri olan; Xiaohe Güzeli. Mısır Mumyalarının bile ötesinde bir mumyalama yapısıyla korunmuş, keçeden yapılmış olağan üstü giyimi ile Xiaohe Güzeli, kendisinden önce bulunmuş olan Loulan Güzeli gibi 3800 yaşlarında.


Koyun, kuzu ve sığır sinirleri, sığır kulağı, süt beyaz yapılmış bazı lapalar, ne olduğu bilinen 2-3 farklı ot çeşidi mumyaya sarılmış olarak bulundu. Gömülme şekli ve etrafını çeviren toprağın – kumun yapısı da bu kurganı havadan ve değişik etkenlerden oldukça koruyor. Tüm bunlar birleştiğinde ise güçlü bir mumyalama yapısı ile karşılaşıyoruz.

Xiaohe Güzeli bulunduğunda, yanında; “deri kase, ot ile örülmüş sepet, kolye, blezik, tarak, kuş tüyü, çeşitli otlar, ip etekli keçe giysisi yanında yün pelerin bulunmakta. Başlığını oluşturan külah şeklinde keçenin etrafına dolanmış olan urgana tutturulmuş büyük bir ot dalı da yer almaktaydı. Bilindiği üzere en eski Kamlar anaerkil yaşamda kadınlardan oluşmaktaydı. Külah şeklinde eski giyim yapısı bir çok Türk Kamı tarafından terk edilmiş olsa bile, “Ak sakallarda ve Baksılarda” kullanımına uzun süre devam etmişti. Kadın Kamların kadim geçmişi, ileride erkek Kamların alacağı üstünlüğe yerini bıraksa da; giyim yapısı, takıları ve içeriği anlamında eskiye vurgular yapılmaya devam ederek sürmekteydi. Xiaohe Güzeli ve daha bir çok mumya; Kadın Kamların ve belkide doğrudan Otaçı (iyileştirici) ların bulunan en eski örneklerinden biri olmalı.

kaynak: https://onturk.org/tag/loulan/

Bigelow Çiftliği


Bigelow Çiftliği

Yazar: Mehmet Tuğşat Uslu
Amerika'nın New York eyaletinde yaşayan bir adamın emekli olduktan sonra hikayesi başlıyor. Emekli olanlar genelde ya bir ev ya bir karavan alma gibi hayallerini gerçekleştirmeye çalışırken; bu adam, daha farklı bir seçeneğe yönelerek bir çiftlik evi satın almaya karar vermiş. Uzun araştırmalar sonucu Portekiz'de 15 yıldır kullanılmayan satılık bir çiftlik evi bulur. Çiftlik evi, bir kaç dönümlük arazi üzerinde bir ev ve büyük bir ambar barındırmaktadır. Çiftliğin sahibi ve karısı, 15 yıl önce ölmüşlerdir. Mirası bırakacak hiç bir varis ve vakıfa bırakılacağına dair bir şey bulunamamıştır.


En sonunda çiftlik, vergilerinin ödenmesi için bir emlak şirketi tarafından satılığa çıkarılır. Çiftlik satılığa çıkınca bir kaç kişi ilgilenmiş; ancak çiftlikte bulunan koca ambarın çelikten kapısı her tarafa kaynatılmış vaziyette bulunduğundan, açılması çok zor durumda ve içinde ne olduğu bilinmediğinden vazgeçmişler. Çünkü kimse bu ambarın içinde ne olduğunu merak edip ekstra para harcamak istememişler.

Amerikalı adam vazgeçmemiş ve bu çiftliği yarı fiyatına satın almıştır. Adam evi aldıktan sonra çiftliğe yerleşmiş ve ambarın içinde ne olduğunu merak etmiştir. Gün geçtikçe merakı da artmaya devam eder ve sonunda eşi ile birlikte jeneratör ve ağır sanayi tipi taşlama makinesi satın almışlar. Adamla eşi yılmadan, yavaş yavaş başlarlar çalışmaya. Birkaç gün sonra nihayet amaçlarına ulaşırlar. Kapıyı ilk araladıklarında bir de ne görsünler... Koskoca ambarın içi yüzlerce KLASİK OTOMOBİL ile dolu.

Burada yer alan klasik otomobiller, ambarda yaşayan canlıların etkisiyle ve yılların verdiği yorgunlukla paslanmış hatta çürüyerek büyük bir deformasyona uğramışlar. Sonrasında bir fotoğrafçı bu araçların fotoğraflarını çekmiş ve yayınlamıştır.

Emekli adam çiftliği almadan önceki sahibinin kimliği bilinmemektedir ancak mesleği öğrenilmiştir. Bilgilere göre eski çiftlik sahibi 1970-1980'li yıllarda galericilik yapmış ve kendince beğendiği ve ilginç gördüğü arabaları alıp bu ambarda saklamıştır. Ambara yıllarca aldığı arabaları bir bir koyarak ambarı doldurunca da ambarın kapısını çelik kapı yaptırıp kaynattırmıştır. Ambarın yeni sahibi emekli adam da bu ambarın kapısını açmayı başarınca bu harika otomobil koleksiyonuna sahip olmuştur.

Verilen bilgilere göre bu mükemmel koleksiyonda 180'e yakın araç olduğu tahmin edilmektedir. Elde edilen bilgilere göre de emekli adam, bu araçları satmayı düşünmemektedir.

Kescksburg Olayı

Kescksburg Olayı

Yazar : Mehmet Tuğşat Uslu

1965 yılının Aralık ayında, ABD, doğu Pennsylvania’daki Pittsburgh şehrinin 40 mil uzağındaki kırsal arazide esrarengiz bir olay meydana geldi. Bir çok insan gökyüzünde uçan parlak bir cisim gözlemledi. Gözlemciler arasında bulunan ve dışarıda oynarken gökyüzünden yakınlardaki koruluğa bir cisim düştüğünü gören genç bir çocuk medyanın oldukça ilgisini çekmişti. Olay basında büyük yankı uyandırdı; Pittsburg bölgesinde sözkonusu cismi gördüğünü söyleyen sayısız kişi bulunmaktaydı. Polis santrallerinin yanı sıra, Pittsburgh civarındaki tüm televizyon ve radyo istasyonlarının ve gazetelerin telefon hatları, gökyüzündeki bu cisme ilişkin gözlemlerin bildirildiği telefonlarla kilitlendi.

Olayla ilgili araştırmaların yapıldığı yıllar boyunca, cismi koruluğun içine düşerken gördüklerini söyleyen pek çok şahit ortaya çıktı. Olay günü, cismin koruluğa düşmesinden bir kaç dakika sonra, ağaçların üstünden mavi bir duman yükseldiği, fakat dumanın derhal dağıldığı görülmüştü. Bir çok tanık, Ordu ve Hava Kuvvetleri yetkililerinin cismin yere inmesinden birkaç saat sonra olayı araştırmak için Kecksburg’a gelmeye başladığını söylemekteydi. Olay gecesi büyük bir medya ordusu araştırmalarda bulunmak üzere Kecksburg’e geldi. Bu sırada polis kazanın meydana geldiği bölgeyi kordon altına almış, koruluğun içinde aramalar yapmaya başlamıştı. Olaya şahit olan kimi kişiler, olay günü Ordu’nun bölgeye gelmesinden önce koruluğa indiklerini ve burada toprağa gömülmüş, oval biçimli, geniş, metalik bir araçla karşılaştıklarını bildirmişlerdir. Tanıkların bildirdiklerine göre, araç bir insanoğlunun içinde durabileceği kadar genişti. Cisim bronz-altın rengindeydi ve sağlam bir metalden yapılmış gibiydi; dışarıdan her hangi bir çivi ya da bağlantı yeri görünmüyordu. Cismin arkasında tanıklardan Jim Romansky’nin tampon olarak adlandırdığı bölüm bulunmaktaydı .

Romansky, bu bölgenin üstünde Antik Mısır hiyeroglif yazısını andıran garip işaretler bulunduğunu söylemektedir. Yıllardır makinistlik yapan Romansky, cismin sıvı metalin büyük bir kalıba dökülmesiyle yapılmış gibi göründüğünü belirtmektedir. Cisim yere çarptığı için altta kalan bölümü görünmese de bu bölgenin bir bütün halinde kaldığı fark ediliyordu. Yıllar boyu bu olayla ilgili hükümet belgeleri bulunup bulunmadığı araştırılmış ve olaydan yalnızca Hava Kuvvetleri Blue Book Projesi dosyalarında bahsedildiği görülmüştür. Konu ile ilgili raporda, “Pennsylvana’daki Oakdale Radar sitesi arandı. Yanmaya başlayan cismi alarak incelemek üzere 3 kişilik bir ekip Acme’ye gönderildi” ifadesi kullanılmaktadır. Araştırma yaptığı yıllar süresince Kecksburg olayıyla ilgili bir çok şey öğrenen Jim Romansky, hala cevaplanmamış sorular bulunduğuna dikkat çekmektedir: “Görüşme yaptığım bir çok görgü tanığından edindiğim bilgiler doğrultusunda, o gün gökyüzünden gerçekten de bir cismin düştüğüne ve bunun ordu tarafından kaldırıldığına ikna oldum. Diğer şahitler aynı gece NASA görevlilerinin de bölgede araştırma yaptığını gördüklerini söylediler. Konuştuğum tanıkların bir çoğu bana cismin ne olduğunu düşündüğümü sordu; buna cevabım hala “Bilmiyorum”. Bana göre en kuvvetli ihtimal; Dünya dışı bir uzay aracı.” “Ayrıca birbirini tanımayan 2 emekli Ordu yetkilisiyle de görüştüm. Her ikisi de farklı yıllarda ve farklı yerlerde Kecksburg olayıyla ilgili enkaz raporunu gördüklerini ve raporda sözkonusu cismin dünya-dışı kaynaklı olduğunun yazdığını söylediler. Gözlemcilerin belirttiğine göre, cisim, her ne ise, yere çarpmadan önce koruluklara doğru alçalmıştı. Uçuşu sırasında, kimi dönüşler yaptığı görülmüştü. Aracın gökten düştüğünü görenler, cismin koruluğa yaklaşırken oldukça yavaş hareket ettiğini söylediler.

Bu, cismin çarpışmadan sonra neden hala iyi durumda olduğunu ve çarpışma yerinde neden fazla hasara rastlanmadığını açıklamaktadır. Sorulması gereken, Ordu’nun bu kadar çok önlem almasını gerektiren bu önemli şey neydi? Birçok görgü şahidi, askerlerin, halkı kaza yerine yaklaşmamaları için uyardığını ve bölgeyi çember içine aldığını söylemektedir. Bunlardan jazz müzisyeni olan Jerry Betters arkadaşlarıyla arabasında ilerlerken, yoldan arkasında oval biçimli bir cisim yüklü olan askeri bir traktörün geçtiğini ve silahlı askerlerin kendilerine arka yoldan dolaşmaları için emir verdiğini anlatmaktadır. Yakın zamanlarda bir işadamı benimle irtibata geçerek, 1965 yılında, henüz 18 yaşındayken, kendisinin ve arkadaşlarının askeri personel tarafından durdurulduğunu bildirdi. “Askerler, bir göktaşı çarpmasına bu şekilde mi tepki verirlerdi? Bu tür bir operasyonun yapılmasını kim emretmişti?” Cisim ilk olarak , Michigan la New York arasında , binlerce kişinin şahitliğinde parlak bir alev topu şeklinde gökyüzünde ilerlerken görüldü. Arkasında bıraktığı duman izi 20 dakika sonra bile hala görülebiliyordu. Olayı gözlemleyen pilotlarda dahil pek çok kişi bunun yanmakta olan bir uçak olduğunu düşündüler.

Bir çok eyalette cisimden parçalar döküldüğü rapor edildi ve Ohio da bir itfaiye departmanı , görgü tanıklarının gökyüzünden yanan parçalar döküldüğünü söylediği bölgede 10 küçük yangını söndürmek için çağrıldı . Pennsylvania açıklanmayan olaylar araştırma derneğinden araştırmacı Stan Gordon , yazdığı son makalesinde kimi pilotların şok dalgaları rapor ettiğini ve Detroit yakınlarında bir sismografın bu şokları kaydettiğini yazmıştı. Kaza Greensburg'lü yazar için şahsi bir mesele olmuştu , söylediğine göre olayın olduğu geceden beri konu hakkında bilgi topluyordu. Her ne kadar ordu bu olayı örtbas etmek için cismi bir meteor olarak nitelendirse ve basın kuruluşları yayınladıkları haberlerinde bunun gibi bahsetseler de ; Gordon cismi gören bir adamında ortaya çıkmasıyla cismin gerçek bir UFO olduğuna ilişkin kanıtların oldukça kesin olduğunu söylüyordu. “ O zamanlar oldukça gençtim “ diyor John ( Gerçek adı değil ) “ Ocak ayının başlarıydı, hafif kar ve yağmur vardı ve etraf çamurluydu. ) 16.44 deki çarpışmadan sonra düşen cismi aramak üzere Latrobe bölgesinden itfaiyeci olarak olay yerine çağrılmıştı. “ Gökyüzünde yanan bir cisim görmüştüm. Tam olarak yönünü söyleyemem ama kuzey tarafından geliyordu. Çok geçmeden yandın sireni duyuldu. “ “ çağrıya cevap verdiğimde bana bir arama ekibine ihtiyaçları olduğunu söylediler. Çünkü o esnada düşen cismin bir uçak olduğunu düşünüyorlardı.” Ve o anda düşündüm ki ” Tanrım bu az önce gördüğüm şey olmalı” İtfaiyeciler Kecksburg İtfaiye Merkezine geldiklerinde haritalar düzenlenmiş , aramaya katılacak guruplara bölümleri dağıtılmıştı. “Hava kararmak üzereydi ama el fenerlerimiz vardı. Bir kamyonun arkasına bindirildik yere gösterdikleri tarafa doğru yola çıktık. Ben ilk giden ekipte değildim. Objeyi bulan başka bir ekip oldu.” “ Gördüğüm şey açıkça kesinlikle ve de hiç kuşkusuz bir uçak , helikopter yada bir roket değildi. En azından benim bildiklerime benzemiyordu. Yarı ormanlık yarı çalılık bir bölgedeydi ve incelemek üzere aşağı indik.” Cismi bulduğumuzda 30-40 derece arası bir açıyla yere çarpmış ve çarptığı yerdeki ağaç dallarını koparmıştı. İlk tepkim “ Bu uçak değil “ demek olmuştu. Etrafta hiç şarapnel yada kopmuş uçak parçası yoktu. Tek bir parça halindeydi, ne bir kapısı nede pencereleri vardı.” “İlk yapılan aramalarda her hangi bir ceset yada hasara rastlanmadı. Şekli meşe palamuduna benziyordu, kabuğunun içinde ağaçta asılı duran bir palamut gibiydi “ şeklinde açıklıyor. “ 24 sene boyunca makinistlik yaptım ve inanılmayacak kadar çok farklı metal gördüm. Fakat bu metale biraz olsun benzeyen başka bir metal hiç görmedim.” John’un söylediğine göre cisim parçalanmamıştı “ çatlak bile yoktu sadece biraz ezik vardı . Üzerinden duman yada buhar çıkmıyordu. En azından görebildiğimiz kadarıyla.” Bölgedeki komşuların verdiği ifadelere göre cisimden ince mavi bir duman çıkmış, kazadan sonra bu duman kaybolmuştu. , John’un tarifine göre görülebilen kısmı 10 feet uzunluğunda , 6-7 feet genişliğindeydi. Ve ortalama boyda biri çok zorlanmadan içinde ayakta durabilirdi. Açtığı krater “ dikdörtgen şeklindeydi” Bölge polisi olay yerindeydi ve bölge kısa süre içinde karantinaya alındı. “ Bizi dışarı çıkardılar. Sonunda İtfaiye Merkezine vardığımızda saat oldukça geç olmuştu ve her taraf askerlerle doluydu. Ellerinde telsiz ve benzeri büyük ekipmanlar taşıyorlardı ve kapıya diktikleri silahlı nöbetçiler kimsenin girip çıkmasına izin vermiyordu. İtfaiyeciler dışarı çıkarıldı. Tuvaleti kullanmamıza bile izin vermediler.” “ Bütün kontrolü ordu almıştı “ şeklinde hatırlıyor John “ Daha sonra arkasında vinç benzeri bir alet olan büyükçe bir kamyonla beraber bir takım askeri malzemeler getirdiler.” “ Çok uzun sürmedi, bir saat belki bir buçuk saat sonra kamyon geri geldiğinde arkasında üzeri örtülü büyükçe bir cisim taşıyordu ve etrafında askerler eskortluk ediyordu. Sanki önlerine çıkacak olsam ezip geçecekmiş gibiydiler. Hiç bir şey için durmuyorlardı. Her ne kadar daha sonra cismin bir gök taşı olduğu açıklansa da John buna inanmıyordu. “ Üzerinde yazılar vardı.

Bizim bildiğimiz yazılar gibi değil daha çok Eski Mısır hiyerogliflerine benziyordu. Bir çeşit tamponu vardı. 10 inç genişliğinde bir şerit gibi çevresini dolanıyordu ve yazılar bu tamponun üzerindeydi. Daha önce hiç bunun gibi bir şey görmemiştim. Ben iyi bir okuyucuyumdur. Mısır , İnkalar ve Ruslar hakkında pek çok şey okumama rağmen bunun gibisiyle hiç karşılaşmamıştım.” John’un dikkati çektiği bir başka noktada ordunun daha sonradan meteor açıklamasını da inkar ettiğiydi. “ Bölgeye geldiklerini bile inkar ettiler.” Fakat ben orda olduklarını biliyorum. Gordon’un araştırmalarına göre olaya katılan askeri birliklerden biri büyük ihtimalle Greater Pittsburg Havaalanı yakınlarında Oakdale cephaneliğindeki 662nci radar birliğiydi. Bu birliğin Havasahası Savunma Komutasına bağlına bağlı olduğu öğrenildi ve Haber Alma Özgürlüğü yasasına rağmen konu hakkındaki tüm bilgi alma girişimleri reddedildi. Verilen cevaplardan biri belirtilen tarihte harekete geçmiş olan hiçbir birliğin kayıtlarda olmadığıydı. Gordon , bu kadar büyük bir personel ve ekipman hareketinin nasıl 9 Aralıkta tutulan kayıtlarda görünmediğini aklının almadığını söylüyor. Gordon’un araştırmaları doğrultusunda söylediğine göre olayı normal prosedüründe Hava Kuvvetlerini soruşturduğunu , daha sonra “ Blue Project” uzman ekibinin de 662nci birlikle irtibat kurduğunu biliyordu. Sonradan ortaya çıkan raporlar sonucunda “ Blue Project “ ekibinin bile ulusal güvenliği etkileyebilecek objelerinin farkında olmadığı , dönem dönem olaylara başka istihbarat örgütlerinin karışarak dünya dışı uzay araçlarını araştırdığı teorisi ortaya çıktı. Aynı gece meydana gelen bir başka garip olayda Gordon’a kimi sivillerin bölgede radyasyon açığa çıktığını söylemeleriydi. Anlatılanlara göre askeri personel bölgede oynayan çocukları sürekli radyasyon konusunda uyarmış ve ertesi gün özel koruyucu giysiler giyen personel bölgede araştırma yapmıştı. Bunlara rağmen Gordon, cismin test aşamasında bir uzay aracı yada uzaydan düşen parçalar olabileceği ihtimalini de dikkate aldı fakat daha sonraki birkaç sene içindede ortaya çıkan pek çok belge cismin gerçek bir UFO olduğu yönündeki görüşleri doğruluyordu... Frances Kalp 12 aralık 1965 saat 17.00 civarı Kanada , Michigan , Ohio ve Pennsylvania’da bir çok kişi gökyüzünde bir alev topu gördüler. Ohio’da ki şahitlerden bazıları gördükleri şeyin gökyüzünde yavaşça yön değiştirerek Pennsylvania tarafına yöneldiğini söylediler. 6.30’u biraz geçe Frances Kalp adındaki bir kadın Pennsylvania ,Greensburg WHJB radyo istasyonundan John Murphy’i arayarak alevli cismin Pennsylavania , Westmoreland yakınlarındaki evinin derhal yanındaki ormanlık bölgeye düştüğünü bildirdi. Söylediğine göre kendisi ve küçük kızı olayın olduğu yere yarım mil kadar yaklaşmışlar ve ileride dört köşeli bir yıldıza benzeyen bir cisim görmüşlerdi. Kadınla yaptığı görüşmeden sonra , Murphy Pennsylvania Eyalet Polisini arayıp daha sonra Kalp’ı arayarak onlarla Kecksburg yakınlarında buluşup onları olay mahalline götürmesini istemişti. Murphy olayı kendiside görmek istediği için arabasıyla bölgeye gitmişti. Görünüşe göre olay yerine önce gelenin Murphy mi yoksa Eyalet polisi mi olduğu belirsizdir. Bölgede, Eyalet Polisi kazanın olduğu yeri incelerken Murphy Kalp ve çocuğu ile görüşmüştür. Daha sonra söylediğine göre Polis memurları Carl Metz ve Paul Shipco geri döndüklerinde buldukları hakkındaki sorulara kaçamak cevaplar vererek konunun orduyu ilgilendirdiğini söylemişlerdir. Murphy daha sonra Greensburgdeki Polis şefi Dussia’yı aradı ve resmi bir görüşme için Polis Merkezine çağırıldı. Murphy ,oraya gittiğinde Ordu ve Hava Kuvvetlerinden yetkililerinde de orada olduğunu gördü. Olay hakkındaki resmi açıklama şu şekilde oldu : Pennsylvania Eyalet Polisi ormanlık bölgede geniş ve kapsamlı bir araştırma yapmıştır. Bu araştırmalar sonucunda bölgede sıradışı hiçbir şey olmadığına inanmış durumdayız. Murphy radyo istasyonunu arayarak raporunun başına döndü. Kısa bir süre sonra bir polis memurunun ormanda gördüğü “ titreşen mavi ışık “ hakkındaki konuşmasına kulak misafiri oldu. Bunu duyduğu sıralarda memur Metz ve askeri personel araştırma yapmak üzere bölgeye gidiyorlardı , sorduğunda onlarla birlikte gelmesine izin verdiler. Ne yazık ki oraya vardıklarında ormana girmesi isteği reddedildi. Ordu bölgeyi çevirerek sivillerin buraya girmesini yasakladı.

O sıralarda bölge televizyon ve radyodan haberi duyarak bir şeyler görmeye çalışan insanlarla ve arabalarla dolmuştu. Genede bir çok sivil ordu bölgeyi tam olarak kapatmadan önce objeyi görecek kadar yaklaşmayı başarmıştı. Bu tanıkların , daha sonra kendileriyle röportaj yapan Stan Gordon’a anlattığına göre gördükleri cisim ; bakır rengi , meşe palamudu şeklinde , 9 – 12 feet uzunluğundaydı ve zemin kısmını saran altın rengi bir bant vardı. Bazıları cismin üzerinde Mısır hiyerogliflerine benzeyen yazılar gördüklerini iddia ettiler. Ordu tarafından uzaklaştırılmadan daha fazlasını görebilen olmadı. Aynı gece geç saatlerde kimi görgü tanıkları bir kamyonun arkasında kalın örtü altında büyük bir nesneyi taşıyarak bölgeden ayrıldığını gördüler. Kamyon gittikten sonra askerler bölgeden ayrılmaya başladılar. Ertesi gün orada birşeyler olduğuna ilişkin pek az işaret kalmıştı. Hava Kuvvetleri yaptıkları resmi açıklamada önceki akşam görülen parıldayan nesne olayına bir meteorun neden olduğunu açıkladı ve medya bu açıklamayı yeterli bularak konu üzerinde daha fazla durmadı. Radyo İstasyonu WGBH den John Murphy nin ölümünden sonra , karısı onun olay günü bölgeye Eyalet polisinden daha önce vardığını ve öyle ki oradaki nesnenin fotoğraflarını çekiğini söyledi. Fakat bu fotoğraflara polis tarafından derhal el konulmuştu. Ayrıca söylediğine göre ordunun eşine gördüğü şeyler hakkında sessiz kalmasını söylediğine inanıyor...

Blog Hakkında Bilgilendirme


Herkese merhabalar. Ben blog yazarı Mehmet Tuğşat Uslu. Bayadır gönderi paylaşmıyorum. İşler mağlum. Yakın zamanda blogu yenilemeyi düşünüyorum. Blog temasını değiştirip eski blog temasını yeniden ekleyecem. Çünkü paylaştığımız konularla bu blog temasının uyuşmadığını görmüş oldum. Farkına vardığım diğer konu ise konular. Paranormal konuları paylaşmayı kesip bilgi, eleştiri yazıları yazmaya başladım buda takipçilerimin eksilmesine neden oldu. Yakın zamanda eski Kapanmayan Dosya geri dönecek! Hadi Başlayalım!

Sosyal medya adreslerimiz;
www.facebook.com/kapanmayandosya (sayfa)
www.facebook.com/groups/kdarmy (grup)
www.facebook.com/turkruhluadam (kişisel hesap)

Türkiye'de Poppy Trendi



Türkiye'de Poppy Trendi


Poppy illuminatiyemi çalışıyor poppy beyninizimi yıkıyor banane.. şimdi bu tarz video çeken arkadaşlara sesleniyorum güzel izlenme aldınız süpersiniz poppy üzerinden prim yaptınız bu makaleyi yazarak bende prim yapıyorum (ehuehueu) ama lütfen kimsenin illuminatiye çalıştığı felan yok her gördüğünüz üçgende eğğğ illuminati eğğğ yapmayın lütfen ulan bi kere birisi illuminatiye çalışsa neden onu belli etsin yok neymiş efendim impoppy.com a girdiğiniz de ctrl u ya bastığında bi ekran çıkıyor illuminati simgesi var he bir akıllı sizsiniz cidden var ya helal olsun orantısız zekanız var.



Video açıklaması;

Bu ne lan kız bitki ile röportaj yapıyor anlıyorum hocam gayet mantıklı hani her insan evladı sonuçta balkonda yetiştirdiği bitki ile konuşur röportaj yapar yani demi mantıklı buluyorum şahsen ben bu kızı neden bu kadar garipsediniz ben bunu anlamıyorum. Farkındamısınız bilmiyorum ama bu kız bitki ile flörtleşiyor bitki ile hareket edemeyen konuşamayan aklı olmayan bir canlıyla ovvv bi saniye normalde bunu bir hayvanını söylemesi ve veganlar için yapılmış bir video olması gerekmiyormu? Yandın poppy veganlar bu videoyu görürse çok fena tacize uğrayacaksın :D Sonuçta hayvanlar canlı bitkiler canlı değil demi yani bitkileri yiyebiliriz ama hayvanları ya da hayvanları üreyenleri çıkan şeyleri yiyemeyiz demi veganlar doğrumuyum he veganlar doğrumuyum hadi Poppy'in videosuna saldıralım çünkü bu kız veganlardan nefret ediyor hakaret ediyor veganlara puu Allah belanı versin Türkiye Veganizm başkanı olarak Poppy e savaş açıyorum! Ulan Trump'a nasıl gay dersin! Ümmetin Lideri lan o! Trump Sevdalıları sayfasına mesaj atarak poppyi basmaya gidecez gelmek isteyen varsa bana özelden ulaşabilir! Yaşasın Donald Trump Han!


Bu kız bence ilgi toplamaya çalışan birisi. Tabi dünyada bu konuya merak saran çok kişi var hele Türkiye'de daha çok. Çoğu yabancı Youtuber Türk kullanıcıları kullanarak prim yapıyor paranın ... koyuyor bu bir gerçek.

Yazmamı istediğiniz konular varsa aşağı yorumda belirtebilirsiniz.

Tamam Shud: “Somerton Adamı” Olayı

Tamam Shud: “Somerton Adamı” Olayı

1 Aralık 1948'de saat 6:30'da Avustralya, Adelaide'nin Somerton sahilinde bir ceset bulunur. Bu ceset, 40-45 yaşlarında İngiliz görünümlü bir adama aittir. Cesedin diş ve tırnağından elde edilen bulgular, ölen kişinin o bölgede yaşayan birisi olduğunu göstermiyordu. Önceki gün / gece oldukça sıcak olmasına rağmen, üzerinde kalın giysiler vardır. Bütün elbiselerinin etiketleri eksik ve şapkası yoktur. (Bu detay, 1948'de takım giyinen herkesin şapka takması dolayısıyla çok ilginçtir). Kimliği ve diş izlerinin kaydı yoktur. Ciğerleri ve kalbi tıkanmış, dalağı normalden üç kat büyüktür. Otopsi sonucunda zehirlenerek öldüğüne kanaat getirilir, ancak zehrin ne olduğu anlaşılamamıştır.


Cesedin bulunduğu Somerton sahili.

Otopsiyi yapan doktorlardan biri, cesedin ayakkabılarının bütün gün Glenelg'de dolanan birine göre fazlasıyla temiz olduğunu söyler. Bu da cesedin öldükten sonra sahile getirildiği düşüncesini desteklemektedir; çünkü zehirlenmenin iki ana işareti olan "kusma" ve "kasılma"ya cesette rastlanamamıştır.



Olayla ilgili en ilginç kısım; otopsi sırasında giyside gizli bir cep bulunmasıdır. Bu cepte, üzerinde "tamam shud" yazılı bir kağıt bulunuyor. Bu deyiş, "bitti", "tamamlandı" anlamına gelen, Ömer Hayyam'ın "Rübailer" isimli şiir kitabının son sayfasında kullanılan bir cümledir. Polis, bu kitabın bütün kopyalarını aramaya başlar. Kağıdın fotoğrafı, gazetelerde yayınlanır.



Olayla ilgili gazete küpürü.



Arabasını 30 Kasım'da Glenelg'de kapıları kilitsiz halde park etmiş bir adam, bu kitabın ilk baskılarından birini arabasının arka koltuğunda bulduğunu polise bildirir. Gazetede gördüğü haber üzerine geldiğini söyler. Adamın kitabındaki son sayfada "tamam shud" kelimeleri eksiktir. Araştırmalar, kağıdın bu kitaptan yırtıldığını doğrular. Kitabın arkasında (kalemle yazılmış) büyük harflerle şöyle yazmaktadır:



WRGOABABD (ilk harfin tam olarak m ya da w olup olmadığı anlaşılamamış)

MLIAOI (üstü çizili ve son harfin i ya da l olup olmadığı anlaşılamamış)

WTBIMPANETP

MLIABOAIAQC

ITTMTSAMSTGAB

Rasgele yazılmış gibi görünen yan yana harfler. Altındaki satırda üstü çizilmiş başka harfler. Peki bu kod bize ne anlatıyordu? Kod, hasta bir zihnin ürünü müydü yoksa sadece can sıkıntısının mı? Belki de. Daha sonra böyle olmadığı ortaya çıktı. Kodu çözmeye en yakın girişime göre harfler rast gele dizilmemişti. Bunların bir anlamı vardı. 



Kitabın arkasındaki bu yazılarla ilgili üstteki resimde olduğu gibi birçok teori üretilmiş. Bu teorilerden biri de Ömer Hayyam'ın bir rübaisinde gizlenmiş bir şifre/kod olduğu yönünde. O rübai, şöyle:

“For in and out, above, about, below,
Tis nothing but a Magic Shadow-show,
Play'd in a Box whose Candle is the Sun,
Round which we Phantom Figures come and go.”

Üstelik bu, herhangi bir rubai değildi, karışık bir çeviriydi ve çok nadir rastlanan bir çeşitti. Acaba kod ve rübai, yine olayda adı geçen Alfred Boxall ismine işaret ediyor olabilir mi? Ama bu, tabii ki sadece bir teori.

Kitabın yırtılmamış orijinal sayfası.

Kitabın arkasında ayrıca bir telefon numarası da bulunmaktadır. Bu numara, cesedin bulunduğu sahile yürüme mesafesinde yaşayan bir hemşireye aittir. Hemşire, 2. Dünya Savaşı sırasında Sydney'de çalışırken bu kitaplardan birine sahip olduğunu, Alfred Boxall isimli Avustralyalı bir teğmene verdiğini söyler. Kısa bir süre sonra Alfred, elinde Ömer Hayyam'ın "Rübailer" şiir kitabı ve "tamam shud" kısmı yırtılmamış olarak bulunur. Kitabın ön tarafında hemşirenin el yazısıyla bir şeyler yazmaktadır.




14 Ocak 1949'da, yani olaydan 45 gün kadar sonra, Adelaide istasyonunda bir kahverengi çanta bulunur. Bu çanta, 30 Kasım sabahı saat 11 civarlarında kayıt edilmiştir. Çantada kırmızı ekoseli ceket, terlik, iç çamaşırı vb. günlük eşyanın yanı sıra tornavida, fırça, ufaltılmış bıçak, makaslar vardır. Çantada ayrıca barbour marka ipliğe ait bir kart vardır. Bu iplik, cesedin ceplerindeki dikişlerde kullanılan ipliğin aynısıdır ve yine çantadaki elbiselerin çoğunda etiket yoktur. Ancak polis, bir kravatta "T. Keane", çamaşır çantasında "Keane" ve bir atlette "Keane" ismini ve bazı kuru temizlemeci kayıtlarını (rakamlar) bulur. Polis, elbiselerin etiketlerini söken kişinin "Keane" etiketlerini kasıtlı olarak bıraktığını, ölü adamın adının Keane olmadığını bildiğine kanaat getirir. 

T. Keane isminde kayıp biri olduğuna dair bir bilgi bulunamaz. Kuru temizlemeci kayıtları, hiçbir yer ile uyuşmamaktadır. Zaten çantadaki bazı dikiş türlerinin sadece Amerika'da kullanılmasından dolayı adamın Amerika'dan geldiğini düşünülmekteydi.


"Tamam shud" (Bitti, tamamlandı!) notunun bir çeşit intihar notu olduğuna inananlar var. Fakat bu mesaj da, dava da çözülemedi.Tüm bunların sonrasında polisin oluşturabildiği senaryo ise ancak şöyleydi: Bu adamın gece aşırı Melbourne - Sydney - Port Augusta üçlüsünden birinden trenle geldiği, halka açık bir hamamda yıkanıp tıraş olduğu, Henley sahili istikametine 10:50'ye bilet aldığı, bir nedenden dolayı o treni kaçırdığı,  Glenelg otobüsüne binmeden önce çantasını tren istasyonuna bıraktığı...

Adolf Hitler'in CIA, FBI belgeleri ve Arjantin'e Kaçtığına Dair Belgeler


Adolf Hitler'in CIA, FBI belgeleri ve
Arjantin'e Kaçtığına Dair Belgeler
Araştırmacı & Yazar : Mehmet Tuğşat Uslu
Herkese uzun bir aradan sonra merhabalar. Biraz yoğundum kusura bakmayın. Sizlere bomba gibi bir dönüş yapmak istedim ve yaptığımıda düşünüyorum :)
Adolf Hitler'in CIA, FBI belgeleri ve Arjantin'e kaçtığına dair belgeler edindim ve sizlerle paylaşmak istedim. Linkler;

Adolf Hitler'in FBI Belgeleri: http://tinyium.com/2TqQ
Adolf Hitler'in CIA Belgeleri: http://tinyium.com/2TsN
Adolf Hitler'in Arjantin'e Kaçtığına Dair Belgeler: http://tinyium.com/2Tth


Almanya'da Nazi Görüşü Yeniden Diriliyor

Almanya'da Nazi Görüşü Yeniden Diriliyor!
Araştırmacı & Yazar : Mehmet Tuğşat Uslu


Herkese merhabalar. Ben blog yazarı Mehmet Tuğşat Uslu. Son günlerde Almanya'da Nazi görüşü baya yükselişe geçmiş durumda. Bende bu konu hakkında makalemi sizlerle paylaşıyorum. İyi günler.


Kapatılmak üzere olan Almanya Ulusal Demokratik Partisi kapatılmadı!

Almanya'da Neo-Nazi partisi olarak bilinen NPD (Almanya Ulusal Demokratik Partisi) 'nin kapatılması için dilekçe verildi. Federal Anayasa Mahkemesi'nde görülen kapatma davasında talep partinin yeterince etkili olmadığı gerekçesiyle reddedildi. 


Başarısız darbe sonucu Adolf Hitler mahkemeye düşmüş, fikirlerine sempatize olmuş, Alman Milliyetçisi bir yargıç tarafından affedilip serbest bırakılmıştı. Federal Anayasa Mahkemesi başkanı Andreas Voßkuhle'de sizce NDP Genel başkanın savunmasına kanıp böyle bir karar almış olabilir mi?


Alman Ordusu Nazi Selamı Verdi!

Almanya’da Neo-Nazi fikirler, ordu içerisinde kurmaylar eliyle sistematik bir şekilde yayılıyor. Askerler Neo-Nazi grupları dinliyor, Nazi dönemine ait selam ve sloganlarla motive ediliyor. Ülkede geçen hafta kendini mülteci şeklinde tanıtarak terör saldırısı düzenlemek isteyen bir teğmen tutuklandı.

Almanya siyaseti aşırı sağ ve ırkçı Neo-Nazi fikirlere savrulurken Naziler Alman ordusunda yeniden örgütleniyor. Yabancıları hedef alan saldırıların rekor kırdığı ülkede bir Alman subayın geçen hafta mülteci kılığında terör saldırısı planladığının ortaya çıkmasıyla sarsıcı gerçek kamuoyunun gündemine girdi. Alman teğmenin 2016’nın başında takma isim ile iltica talebinde bulunduğu ve başvurusunun kabul edildiği ortaya çıktı. Alman polisi yaptığı incelemede teğmenin suç ortağı olan bir öğrencinin evinde büyük miktarda patlayıcı buldu. Teğmenin gerçekleştireceği saldırının Suriyeli göçmenler tarafından yapıldığı süsü vermek istediği belirtiliyor.

SALDIRGANDAN KONFERANS

Alman Dış İlişkiler Konseyi Uzmanı Christian Mölling, aşırı sağın uzun yıllardan beri ordu içerisinde geleneksel olarak var olduğunu söylüyor. Irkçı görüşlerin Nazi döneminden bu yana var olduğu ve zaman zaman gün yüzüne çıktığı belirtiliyor. 1995 yılında seçkin bir Alman askeri okulu, bombalı saldırı gerçekleştiren bir Neo-Nazi üyesini okulda konferans vermek için davet edildiği ve okuldaki askeri öğrencilerin Nazi selamı verdiği ortaya çıkmıştı.

IRKÇI KOMUTAN

2003 yılında, eski Alman Özel Kuvvetler Komutanı Günzel, bir Alman milletvekilini Yahudileri hedef alan konuşması nedeniyle kutlamıştı. Günzel bu olaydan sonra görevden alınmıştı. Alman Marshall Fonu araştırmacılarından Philipp Liesenhoff, Foreign Policy dergisine yaptığı açıklamada Nazi döneminin ünlü isimlerinden Wehrmacht döneminin ordu içerisinde büyük saygı gördüğünü söyledi. Liesenhoff, ordu içerisindeki askerlerin Neo-Nazi gruplarını dinlediğini gördüğünü, askerlerin Nazi dönemine ait sloganlar kullandığını ve bunlarla motive olduklarını belirtiyor. Askerlerin en çok kullandığı sloganlar arasında ise Nazi döneminde kullanılan “Sieg” ve Hitler dönemindeki mitinglerde sıkça kullanılan “Heil” kelimesi bulunuyor. Alman İstihbarat Servisi’nin hazırladığı bir raporda da ordu içerisindeki aşırı sağın özellikle 2016-2017 yıllarında korkunç boyutlara ulaştığı belirtiliyor.

Bohemler Korosu Nedir, Kimdir?

Bohemler Korosu Nedir, Kimdir?
Araştırmacı & Yazar : Mehmet Tuğşat Uslu



Herkese merhabalar, ben blog yazarı Mehmet Tuğşat Uslu. Bugün ki konumuz Bohemler Korosu. Geçenlerde Emin Efendi'nin paylaştığı "Tüyler Ürperten 5 GİZLİ ve KORKUNÇ Video" isimli videoyu izlerken Bohemler Korosu'ndan bahsetti ve ilgimi çekti kısacası bende bu konu hakkında araştırma yaptım ve sizlen paylaşmak istedim.

Amerika Birleşik Devletleri eyaletlerinden Kaliforniya’nın şehirlerinden San-Francisco’ya bağlı Monte Rio’da 1890 yıllarından beri gizli toplantıların, yılın belli dönemlerinde gerçekleştirildiği bir koru bulunmaktadır. Bu gizemli koru, 1000 yaşından büyük 90 metre uzunluğundaki Sekoya ağaçlarıyla dolu adeta doğal bir kaleye sahip 1.100 hektarlık bir alana yayılmıştır. Bu korunun adı Bohem Korusu’dur. Bohem Korusu, San Francisco şehrinde ilk olarak örgütlenmiş erkeklere özel bir kulübe aittir. Bu kulübün adı, "Bohem Kulübü"dür.

Bohemler Korusu, üst düzey elitlerin katıldığı yerdir. Temmuzda buluşurlar. Dışarıdan bakıldığında Müslüman, Yahudi ya da Hıristiyan görünen, kendilerini öyle tanıtan kişilerin şeytana taptıkları mekandır. ABD başkanları, büyük banka patronları, medya patronları katılır. Yabancı ülkelerden gelen devlet adamlarının da misafir olarak geldiği olur.

Kulübün Koruyucu Azizi, Nepomuk’lu John’dur. Efsaneye göre Kraliçe hakkındaki gizli bilgileri ortaya çıkardığı için Bohemiya Hükümdarı tarafından katledilmiştir. Bohem Korusundaki Gölün kıyısında Aziz Nepomuk’lu John’nun bir oyması bulunur. Heykel parmakları dudaklarının üzerinde olacak şekilde yapılmıştır ve Bohem Korusu’na gelen kişilerin ketumiyetini sembolize etmektedir.

"Bohemler Korusu" (Bohemian Grove), Kaliforniya eyaletinin Monte Rio şehrinde, sadece erkeklerin kabul edildiği "Bohemler Kulübü" adlı organizasyona ait 11 km²’lik bir kamp alanıdır. Kızılçam ormanlarıyla kaplıdır. Her yıl Temmuz ortasında 2 hafta boyunca dünyanın en güçlü adamlarını ağırlamaktadır.

Bohemler Korusu, 1872’de kurulmuştur. 1879’da kulübün faaliyetleri için satın alınmıştır. Geleneksel Temmuz buluşmaları 1899’da başlamıştır. Üyeleri arasında -bazı ABD başkanları dahil- pek çok sanatçı, müzisyen, büyük işadamları, hükümet yetkilileri ve medyanın önde gelen isimleri yer almaktadır.

Üyelik için bekleme süresinin ortalama 15-20 yıl olduğu, en hızlı gerçekleştiği durumlarda bile en az 3 yıl gerektiği söylenmektedir. Üye adayları, mevcut iki üyenin referansına ve desteğine sahip olmalıdır. Yıllık aidatın yanı sıra 25.000$’lık giriş aidatı vardır. Üyelikte 40 yılı aşanlar, “Eski Gardiyan” (Old Guard) sıfatını almakta ve kulübün toplantılarında öncelikli oturma hakkına sahip olmaktadırlar. Çok sıkı şartlar altında bazı toplantılara misafir de getirilebilmektedir.

Kulübün sloganı “Ağ ören örümcekler giremez” olup, harici meselelerin ve işle ilgili mevzuların kamp alanına getirilmemesi anlamını taşımaktadır. Fakat pek çok politik ve ticari meselenin burada bağlandığına dair çok sayıda haber bulunmaktadır. Atom bombasının imal edilmesiyle ilgili "Manhattan Projesi"nin, Eylül 1942’de Bohemler Korusu’nda alınan bir karar olduğu bilinmektedir.

Üyeler ve yaz kampına katılanlar gizli tutulsa da, konuya meraklı bazı araştırmacılar birçok önemli katılımcıyı tespit etmiştir. Ünlü katılımcılar arasında şu isimler bulunmaktadır: Jeb Bush, Henry Kissinger, George Shultz, Earl Warren, Robert Kennedy, David Rockefeller, David Rockefeller, Jr., Nelson Rockefeller, James Wolfensohn, Alan Greenspan, Paul Volcker, Colin Powell, Jack Welch, David Packard, Riley P. Bechtel, Henry Ford II, Prince Philip, John Major, Helmut Schmidt, Lee Kuan Yew, James A. Baker III, Newt Gingrich, Arnold Schwarzenegger, Bob Novak, Malcolm Forbes, David S. Broder, Neil Armstrong, Mark Twain, Francis Ford Coppola, Charlton Heston, Clint Eastwood, Walter Cronkite, Billy Gibbons, Mickey Hart, Donald Rumsfeld, Dick Cheney, Karl Rove. Ayrıca Amerikan başkanlarından George W. Bush, Bill Clinton, Ronald Reagan, Jimmy Carter, Gerald Ford, Richard Nixon, Dwight D. Eisenhower, Harry Truman, Herbert Hoover, Calvin Coolidge, William Howard Taft ve Theodore Roosevelt de Bohemler Korusu’nun üyelerindendir.

Kuruluşundan bu yana Bohemler Korusu’nun sembolü, hikmeti sembolize ettiğine inanılan "baykuş"tur. Korulukta dev bir baykuş heykeli bulunmaktadır. Bu baykuşun bulunduğu yerde her yıl kamp açılış merasimi olarak endişelerden kurtuluşu temsilen bir insan kuklası yakılmaktadır. Bu törende üyeler başlarına kukuletalar giymektedir. Bunu baykuşa temsili tapınma şeklinde okült bir ritüel olarak tanımlayan araştırmacılar da mevcuttur. 2000 yılında Koruluğa sızıp bu seremoniyi görüntüleyen Alex Jones ve bizzat katılan İngiliz Kanal 4 Televizyonundan Jon Ronson gibi araştırmacılar bu fikirdedir.

Bohemler Korusu’nun yıllık aktivitelerinden biri, "Endişenin Yakılması" töreni. Endişeleri, üzüntüleri, sorumlulukları temsil eden bir heykel, rahip kılığına girmiş adamlar tarafından koruyu temsil eden büyük bir baykuş heykelinin karşısında yakılıyor. Aşağıdaki videoda bir insanın diri diri yakılarak katledildiği video kaydı. Kayıt Alex Jones'a ait.




Tarikata ait resimler;






Kaynak 1: https://gizliilimler.tr.gg/Bohemler-Korusu.htm
Kaynak 2: https://www.youtube.com/watch?v=FpKdSvwYsrE